![]() |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Prof. Dr. Mehmet Yalçın
[i]Söz uçar, yazı kalır (Latin atasözü) Dil ve yazı: Dil ile yazı birbiriyle ilişkili, ama eştözlü olmayan, yapısal olarak birbirinden bağımsız iki değişik göstergeler dizgesidir. Bundan dolayı, her zaman biri ötekiyle açıklanamaz. Dil, konuşulan bir gerçeklik, yazı ise onu aktarma işleviyle kullanılan simgesel bir düzenektir. Bir dil göstergesi, bir kavram ile bir sesin karşılıklı biçimlenmeleri sonucunda oluşmuş yapısal bir öğedir; ona işitim yoluyla ulaşır, gerçekliğini öyle ayrımlarız. Yazı ise, dil iletilerinin içeriğini kalıcı kılmak için kullanılan bir imler ya da simgeler dizgesidir ve görsel bir nitelik taşır. Bu imler, kimi yazı türlerinde birer harf, kimilerinde de betimge'dir (figür'dür).[ii] Nitekim, bugüne değin uygulanmış başlıca iki yazı türü vardır: Birincisi sesçil (fonetik), ikincisi düşünsel'dir (ideografik'tir). Uygulaması özellikle Çin'de görülen bu ikinci yazı türünde, harflerin sayısı belirsiz, gönderge alanı da anlaşmazlıklara ve unutmalara yolaçacak ölçüde geniş ve karmaşıktır: Harflerle doğrudan anlamlandırılabilecek bütün kavramları ve nesneleri göz önüne getirin: Her biri karşılığında bir harf gerekli! Özellikle kavramların daha da çoğaldığı ve birbirine karıştığı yakın yüzyıllarda, düşünsel yazı kullanılamaz duruma gelmiş ve terkedilmiştir. Sesçil yazı ise, tam tersine, yalın olmasından dolayı, okuma-yazma uygarlığı gelişen bütün toplumlarda benimsenmiştir. O nedenle bizim burada üstünde durduğumuz yazı, sesçil olanıdır. Çizim olarak birbirinden değişik iki göstergeyi şöyle belirtebiliriz: Dil göstergesi: Yazı göstergesi: Sesçil yazıda, ilke olarak, her im (harf) insan dilinde kullanılabilecek bir sesbirim (fonem) karşılığıdır. Bütün dillerin kullanabileceği sesbirim sayısı, birkaç eksiğiyle fazlasıyla 30 dolayındadır. Dünyada kullanılan abecelerdeki harf sayısı da buna yakındır (Bizde 29). Her dil topluluğu, temelde aynı olan harf dizelgesini, kendi ses biçimlerine uygularken, kullanılan ses özelliklerine göre kimi harflerde değişiklik yapabilir, kimilerine yeni imler ekleyebilir ya da olanları atabilir (Örneğin bizdeki /ğ/, /ı/ gibi harfler kendimize özgüdür; /ö/, /ü/ belirli ulusların abecelerinde kullanılır, birçoklarının ses değerleri değişiktir, vb.). |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
Sesçilliğin bozulması:
Hemen bütün sesçil yazılar, aynı ses değerleriyle kullanılmaya başlamış, ama giderek ses ile yazı arasında bir uyumsuzluk belirmiştir. Çünkü çağdaş dilbilimin kurucusu Ferdinad de Saussure'ün deyişiyle, "Dil durmadan evrim geçirir, oysa yazı olduğu gibi kalma eğilimindedir. Bunun sonucunda da yazılı biçim, göstermesi gereken seslerin karşılığı olmaktan çıkar. Belli bir dönemde tutarlı olan bir yazma biçimi [bir yüzyıl] sonra tutarsızlaşabilir]".[iii] Örneğin iki ayrı dil toplumu olarak, biz ve Fransızlar, Latin abecesini kullanıyoruz, ama yazı ile sesi birbirine uydurma yordamlarımız aynı değil: Bizimki tam anlamında sesçil bir uygulamaya dayanıyor; oysa Fransız yazı dizgesinde seslerle harfler arasında önemli bir sapma vardır: Konumuna göre aynı bir harf birbirinden değişik sesleri karşılayabildiği gibi, tek bir ses için birden çok harf kullanılabilir; dahası, kimi konumlarda bir ya da birden çok harf hiçbir karşılığı olmadan kullanılmaktadır. Daha birçok örnekler arasında, şöyle diyor Saussure: "Neden Fransızcada me ve fe diye söylenen sözcükler mais (ama) ve fait (olgu) biçiminde yazılır? Niçin c'nin Fransızcada çoğu kez s değeri vardır? Hiçbir varlık nedeni kalmamış yazı biçimlerini sürdürüyoruz da ondan?" Bir de şu "voient" (görürler, görüyorlar) gibi bir sözcükte, yalnızca v'nin kendi değerinde (/v/), ama /oi/'nin /ua/ olarak söylendiğini, son iki harfin de hiç söylenmediğini düşünün! Böylesine gereksiz bir sapma zorunlu mudur? Elbette ki hayır: Bütün sorun, ses ile yazı arasındaki gerçek uyumun göz ardı edilmesinde ve gereksiz yazım kuralı geleneğinin sürdürülmesinde. Fransızlar "kendilerine özgü" yazım kurallarını ulusal değerlerinden sayıyor ve dilbilimcilerin yeniden düzenleme önerilerine sürekli karşı çıkıyorlar. Bizim Türk Dil Kurumu deneyimini örnek almak isteyenler çıktı, ama bu tutucu gelenek düşkünlüğü yüzünden engellendi.[iv] Söz konusu sapma bir eğilimdir, ama kaçınılmaz bir yazgı da sayılmaz, en azından büyük boyutlara götürülmeyebilir. Sesçilliği sürdürmenin en büyük engeli, yazıyı dile değil, dili yazıya bağımlı görenlerin tutumudur. Oysa tarihsel gerçekler, bunun hiç de doğru olmadığını ortaya koymuştur. Yazım kurallarının dil evrimini duraksattığı doğrudur, çünkü betikler kalıcıdır ve dilin somut ölçütü olarak algılanır; özellikle dili kendi tekelinde gören okur - yazar kesimi yazıyla iç içe yaşadığından, toplumca da birer "dil uzmanı" olarak görülür; yaptıkları uygulama temel ölçüt sayılır. Sonuçta yazılı iletişimler genellikle ölçünlü dile uydurularak yapılır, o nedenle "yazı dili" ile "sözlü dil" arasında öze ilişkin (!) bir ayrım bulunduğuna inanılır Elbette ki, bir tutuculuk da olsa, bütün bunlartoplumda iletişim birliğinin kdfrunmasını ve ölçünlü dilin bütün birtoplumda yaşamasını sağlayan yararlı etkenlerdir. Burada ölçünlü dilin kötülüğünden değil, onu kişilerin istediği kalıpta tutamayacağından söz ediyorum. Çünkü hiçbir tutucu kural dilin evrimini bütünüyle durduramaz Bu koşullarda; ille de sesçil bir yazım ilkesi isteniyorsa, sesin önlenemez değişimi görmezlikten gelinmemen. Uygulamada geçerliliğini yitirmiş bir yazım biçimini, yeni söyleyiş biçimine uygulamanın hiçbir anlamı olamaz: Bir dil öğesi nasıl söyleniyorsa öyle yazılmalıdır. Bu, dil uzmanlarının koyduğu bir kural değil, sesçil abece'nin tanımı gereğidir |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() |
ölçünlü dil - doğal dil:
Nerdeyse bir yüzyılı aşkın süredir, söyleyişlerdeki sesbirimlerin kaydı yapılabiliyor. Günümüzde ise bu uygulayım işten bile değil. Somut gerçekliğe uymayan yazım kurallarında diretmenin ne anlamı olabilir ki? Örneğin ben uzun süredir, rastlamak sözcüğünün (ve türevlerinin) t'sini kullanmadan (raslamak, raslantı, vb. olarak) yazıyorum; bilgisayar karşı çıkıyor, ben diretiyorum, çünkü hiç kimsenin artık iki ünsüz arasına sıkışan bu t’yi söylediğini ayrımsamıyorum. Bir anlam karışıklığı yaratmıyorsa (eksilmesinde bir iletişim sorunu doğmuyorsa) bu tür ses düşmeleri bütün dillerde vardır; dilin, "en az güç yasası" gereği, olabildikçe en yalın biçime yönelmesi, evrim mantığına da aykırı değildir. [v] Gerçekte o t’yi ben düşürmüyorum, kendiliğinden düşmüş olduğunu görüyorum. Birçok Batı dillerinin yazım biçimlerinde genellikle harflerin seslerden fazla (kimileyin de az) olması, sesçillik ilkesinin göz ardı edilmesindendir. İlke olarak sesçil niteliğini koruyan yazı dizgemizle elbette ki övünebiliriz, ancak bu, ne dilimizi ne de yazımızın özel bir üstünlüğünden kaynaklanır, ikisi arasında görülen uyum tarihseldir. Bizim yazı devrimimiz henüz bir yüzyılı bile doldurmamıştır; oysa, örneğin Fransızlar, aynı abeceyi, Latinceden başlayan ses evrimiyle birlikte, binyıllardır kullanıyor.[vi] Latince gibi, onu izleyen "eski Fransızca" döneminde de sözcükler yazıldığı gibi söyleniyordu (en azından "filologların savunduğu kadarıyla); bugüne kalan belgelere bakılırsa, o zamanlar belirgin bir yazım kuralı da yoktu. Günümüze göre geçmişteki o uygulama çok daha mantıklıdır. Orada yazım birliğinin bozulması da söz konusu değildir, çünkü ayın bir ses zinciri karşılığında, aynı bir harf diziminin kullanılması söz konusudur. Örneğin şimdi bizde/abi / diye söylenmiş ve öyle yazılmış bir sözcüğün ağabey olarak değiştirilmesi, bir yazım değil, ölçünlü dil kaygısına dayanan bir sözcük düzeltmesidir; bunun anlamı şudur: "Abi diye bir sözcük yoktur, ağabey vardır".[vii] Oysa yapıtlarında kırsal kesim ya da yöresel ağızlara öykünen yazarlar daha gerçekçi bir dil kullanıyorlar. Ölçünlü dil kullanımında, yalnızca sözcükleri her zaman aynı biçimde yazmak değil, aynı biçimde söylemek de gerekir. Oysa dilin doğal işleyişi böyle değildir. Burada yine dilbilimin kurucusu F. de Saussure'e başvuralım: Genel dilbilim'in daha ilk satırlarında şu belirlemeyi yapıyor: "Dilbilimin gerecini önce insan dilinin bütün görünüşleri oluşturur: İster yabanıl topluluklar ya da uygar uluslar söz konusu olsun, ister eski, klasik çağlar ya da çöküş dönemleri. Dilbilim bu çağların ya da dönemlerin her birinde yalnız kusursuz dil ve "seçkin konuşma"yla ilgilenmez; her türlü anlatım biçimlerini göz önünde bulundurur". |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
![]() |
Düzeltmeci anlayış :
Çağdaş dilbilimin temel ilkelerinden birisi, kuralcı değil, betimleyici bir yöntem izlemesidir: Neyin nasıl olması gerektiğini değil, nasıl olduğunu gözetir. Yukarda andığım "abi" sözcüğünü burada da ele alalım: Türk dil toplumunun büyük bir kesimi artık "ağabey" demiyor; ölçünlü dili kullanmaya özen gösterenler de bunun içinde; hoşumuza gitse de gitmese de, gerçek bu. Ama belirli bir seçkinci kesim ikincisinin daha "doğru" olduğunu savunuyor; onun da herkes gibi gündelik konuşmalarda çoğunlukla "abi" demesine karşın, ille de "ağabey" diye yazılmasında diretiyor. Aynı ikiyüzlülüğü ben de yapıyorum: Yakınlık duyduğum kimi büyüklerime yazarken, "Sevgili ağabeyciğim" diye başlıyorum söze, ama konuşurken, elimde olmadan "abiyciğim" diyorum. Kuralcı yaklaşım dilsel tutumumuza öylesine yerleşmiş ki, bu kadar sıklıkla kullanılan bir doğal dil sözcüğünü yok sayma tutuculuğundan kurtulamıyoruz. Nitekim Dil Demeği'nin en son yayımladığı (Ağustos 2005 basımlı) Türkçe Sözlük'te "Abi" girişi var, ama tanımlanmıyor, bir okla "Ağabey"e gönderme yapılmış... Büyük bir dilci ağabeyimiz de yeni çıkan (Ocak 2007) bir düzeltme kitabındaki "yanlış - doğru" dizelgesinde, "abi"yi "yanlış", "ağabeyi "doğru" sırasında göstermiş. Birisi bana "Anas tas mum satsana" nasıl yazılır diye sorsa, şimdi yazdığım gibi yazılır derim. Burada "anas" ya da tersinden okunuşta "anastas"ın dilimizde olmadığını söyleyebilirler; ama benim yaptığım Türkçenin sesçil yazım ilkesini uygulamak. Sözcüklerin kavramsal ya da toplumsal değeri yazım ilkesiyle ilgili bir olay değildir. "Şinanay" türünden bir yığın anlamsız ya da düzeysiz (!) türkü nakaratlarının yazımını sorgulamanın da bir mantığı yok; sorgulayan da çıkmıyor zaten. Tıpkı Aziz Nesin'in anlattığı gibi: "Ben sanatımı sözle uyguladığım için yakamı bırakmıyorlar, oysa kemancıya kimse karışmıyor" demişti bir söyleşide. Bu yazım kuralcılığı yabancı kökenli sözcüklere uygulandığında da kimi engeller çıkabiliyor. Örneğin bir yazımda Fransızca kökenli (anfiteatr’ın kısaltması) anfi sözcüğünü yazmışsam, yayın sorumlusu bunu genellikle "amfi" olarak düzeltiyor. Belli ki Fransızca bildiğinden yapıyor bunu, çünkü o dilde sözcük "amphitheâtre" biçiminde yazılıyor, yani "a"dan sonra “n”değil, "m" harfi kullanılıyor. Bu tutum azımsanmayacak bir "yabancı dil" bilgisini yansıtıyor kuşkusuz, ama eksik yansıtıyor. Çünkü Fransızca sözcükteki “m”, Iml olarak değil, (genizsil bir) Inl olarak söyleniyor. ("ph" harfleri Ifl sesini karşıladığından, evrim sürecinde eski Yunancanın /m/si Fransızcada /f/ye uyum sağlamış ve dişsil - dudaksıl - genizsil/ bir sese (/n/ye) dönüşmüştür. Hoş, "n" bizde de tam olarak dille damak ürünü değil, bir ölçüde genizsil bir /n/ olarak da çıkabilir. Nitekim "Ankara"nın "n"sini, "anne"deki /n/ gibi söylemeyiz, daha doğrusu söyleyemeyiz, çünkü bütün sesler her konumda aynı kolaylıkla söylenemez; sesbilimin ortaya koyduğu yasalardan birisidir bu. Neyse... "Anfi'yi düzeltenler bir de şunu denesinler: Konuşurken, /am + fi mi diyoruz, yoksa /an + fi/ mi? Hangisi dillerine daha kolay geliyor? Ama ille de övündüğümüz Türkçe yazım ilkesine değil de Fransız saçmalığına saygı duyuyorlarsa, oldu olacak sözcüğü olduğu gibi "amphitheâtre" olarak yazsınlar. Nasıl olsa ortam şu sıralar çok uygun: Yabancı kökenli sözcükleri yalnızca söylenişleriyle değil, aynı zamanda ve özellikle yazılışlarıyla kullanmayı bir üstünlük göstergesi sayanlar çığ gibi artıyor. (Allah bilir, çoğu, söylenişlerini de bilmiyorlardır; anlamlarını bilip bilmediklerini zaten sorgulayan yok). |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
![]() |
Başıma iş açan bir sözcük : İletge
Türkçeyi tanımlama, savunma ve düzeltme çabalarında eline su dökemeyeceğim bir dilcimiz, bir yerde benim, "medya" karşılığında kullandığım "iletge" sözcüğüne raslamış ve bunu bir "aldanış" olarak eleştirmiş. Çiğnediğim kuralı anımsatarak, (-tk- uyumu gereğince) /iletge/ değil, olsa olsa /iletke/ denebileceğini ve "medya" gibi çok yaygın kullanılan güçlü bir sözcük karşısında benimkinin ancak "bastonla ayakta" durabileceğini belirtmiş. Her şeyden önce yazımı önemli bir dilcinin okumuş olmasından büyük mutluluk duydum; /iletke/ de dense, böyle bir sözcüğü beğenmediğini de saygıyla karşılıyorum. Ama ünsüz uyumuyla ilgili duyarlılığına katılmıyorum, "öğretmenim" Berke Vardar'ın "Variante" karşılığında /değişgel değil / değişkel terimini kullanmasını onaylıyorum, ama bunun sağlıklı bir dayanak olduğu kanısında değilim; çünkü tersi de doğru olabiliyor, örneğin, seksen yıla yakın süredir, hiçbir söyleyiş zorlanması yaşanmadan, /üçken/ ve /dörtken/ değil, /üçgen/ ve /dörtgen/ denilebiliyor. Demek ki benzer konumlarda /-tg-/ raslaşmasına bir engel yok. Yok eğer kullanılan sonekin anlamına dayanan ikinci bir kuraldan söz ediliyorsa (kendisi ediyor, çünkü ona göre "Türkçede 'eylem sağlayan şey' anlamında bir -GA ya da -KA eki var" diyor hocamız), /üçgen/ ve /dörtgen/ deki sonek (-gen) bu anlama gelmediği için mi haklılık kazanıyor? Olabilir, çünkü burada /-gen/, köşe ya da açı anlamını taşıyor. Salt ünsüz uyumu için /dörtken/ denilseydi, örneğin /dörtken [beş olduk]/ bağlamında kullanılan benzeriyle karışabilir, kafa kurcalayan bir çağrışıma yol açabilirdi. Yaklaşık yirmi yıl önce liletgel sözcüğünü üretirken de aynı kaygıları taşıdım.[viii] /İletke/de diyebilirdim, ama iki nedenle bunu uygun görmedim: Birincisi, sözcük öteden beri kullanılmakta olan /İletki’yi çağrıştırabilirdi; ikincisi, bir iletişim aracı olan medyayı dev boyutlarda bir iletiler ve göstergeler dizgesi olarak düşünmüştüm. "Gösterge" sözcüğünü örnekseyerek, aynı anlamlama ilkesine dayanan daha birçok terim de üretmiştim. Örneğin, dış geçekliği biçimsel imgesiyle betimleyen gösterge anlamındaki "figür" karşılığında da /betimge/yi ve türevlerini üretmiştim. Bir başka önemli dayanağım da, "iletge"nin bir söyleme güçlüğü ya da bürünsel (prozodik) bir pürüz ortaya koymamasıydı; tıpkı "dörtgen"de olduğu gibi.. Oysa aynı sözcüğün /k/'yi içermesi daha bir vurgu gücü gerektirirdi. [ix] |
|
|
|
![]() |
| Etiketler: dil, ses, yazi |
| Etiketler |
| dil, ses, ve, yazı |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| Forum | Yasal Uyarı |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.3 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Protected by coders Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2 Webcrawler by coders CodersForum Her Hakkı Saklıdır |
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
|