![]() |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Ali Dündar
"Anadil programları, amaçları belirleyip çalışmaların ayrıntılarına inmediğine göre, "çekirdek program" niteliğini taşır; başka bir deyişle, sınıflarda, bilgi ve beceri alanlarında yapılacak işleri kesin olarak belirlemez. Öğretmen, programın sınıf için belirlediği amacı, öğrencisinde bulduğu dil beceri ve bilgisi ölçüsünde gerçekleştirecektir; çünkü anadili becerileri birbirine bağlı olarak gelişir. Doğru bir okuma ve anlama alışkanlığı kazanmamış öğrencilere yazın bilgileri verilmez; sözcük dağarcığı gelişmemiş, masal ya da küçük öyküler, bir serüven romanı okumamış öğrencilerin, sanat değeri taşıyan, oylumlu romanlar okuması istenemez..." (Beşir Göğüs, Türk Dili, Dil Öğretimi Özel Sayısı, Temmuz - Ağustos 1983, s.44) "Kirlenen / kirletilen Türkçe" çevriminde oldukça yoğun bir yakınıcı topluluğu oluştu günümüzde. Türkçe, kirleniyor mu, kirletiliyor mu; kirleniyorsa nasıl kirleniyor, neden kirleniyor; kirletiliyorsa kim / kimler kirletiyor, neden ve nasıl kirletiyor?.. Soruları, neredeyse bir "dud-u muannid gibi âfâkı sarmış" görünüyor. "Türlü çeşitli" yol gösteren, önerilen salık veren, sözde çözüm tasarıları üretenlerse, sayısına bereket. Kimse dönüp nereden nereye gelindiğine bakmıyor. Oysa, Türk Dil Kurumu'nun ocağına mantar suyu dökülünceye dek, nasıl da dupduru ve gürlek akıyordu anadilimizin ırmakları. Yazı ve dil devriminin temel ilkeleri kurumlaşma sürecine girmiş; kendi izlecini (kulvarını) oluşturan Türkçe, ne güzel koşuyordu bilim, yazın ve sanat dili olma yolunda. Bu yolda: a) Olabildiğince Türkçe yazmak ve konuşmak; b) Bir sözün Türkçesi varken kesinlikle, Doğu'dan ya da Batı'dan gelmiş, yabancılarını kullanmamak; c) Her fırsatta ve her durumda, yabancı sözcük, terim ve kavramlara Türkçe karşılık bulma, Türkçe köklerden karşılık türetme, karşılık üretme çabası içinde olmak; d) Bütün bunları yaparken de Türkçenin yapısal ve mantıksal özelliklerini gözardı etmemek, dilbilim ve dilbilgisi kuralları içinde davranmak... sanki kendiliğinden, insanlarımızın anlaklarında yerini almış; önü ileriye açık bir toplumsal algılama ve alımlama ortamı ve dil gözüyle bakış açıları oluşturmuştu. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
Bu, "dil gözüyle bakış" ya da "dil gözüyle bakmak" sözcesini (ibaresini) ben uydurdum. Çünkü ben, abece'yi bakarak ve dinleyerek öğrendim, oku..... değil. Bana abece öğreten öğretmenim imceleri (ses imcelerini - harfleri) öğretirken, hiçbir imceyi sesletmedi. Her imceyi kocaman kocaman, neredeyse biz öğrencilerinin boyunda büyütüp çizerek karşımıza çıkardı. O kocaman imcelere dikkatle bakmamızı, ellerimizle dokunarak, üzerinde parmaklarımızla gezinmemizi sağladı ve bunu günlerce yineleyerek sürdürdü. Sonra bu imcelerin her birinin içine birer resim çizerek, örneğin A imcesinin içine ağaç, B'nin içine balık, C'nin içine civciv, Ç' imcesinin içine çanta vb. varlık resimleri çizerek imce seslerini varlık adları ile sesletmemizi istedi ve bunu yer değiştirerek, sıra değiştirerek sürdürdü. Daha sonra o sesletmeleri kemanla yaptı. Bu yinelemeler, denemeler sonunda ben ve arkadaşlarım, daha okuma yazmayı öğrenmeden her imcenin tınısını, ses oylumunu, ses yolunu öğrenmiş olduk.
Bende çocukluğumdan kalan ve anlağımda "dil gözüyle bakmak" olarak biçimlenen bu dil öğrenme ve öğretme yolunu hiç unutmadım. Fırsat buldukça uygulamaya çalıştım. İlk denemeyi de, ilk görev yerim olan Afyon lisesinde yaptım. Bana Türk dili ve yazını dersleri verilen lise birinci sınıflarındaki derslerime, tarih kitaplarındaki Eti Savaşçı Arabasını, bir karton boyu büyülttürüp sınıfa getirdim. Resmi onlara bir süre gözlettim ve sonra tartışmalarını, neler gördüklerini, nasıl gördüklerini söylemelerini, birbirleriyle tartışmalarını istedim. Ardından onlara, gelecek ders bu Eti Savaşçı Arabasında neler gördüklerini yazmalarını isteyeceğimi duyurdum. Ertesi hafta yazılıları aldığımda büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Şöyle ki: 1. Hiçbir çocuk arabanın tekerleği ve sürtünmeden; 2. Tekerleğin demir olan çemberinden ve Etilerin madenleri işlemiş olmalarından; 3. Attan ve Etilerin yabanıl hayvanları evcilleştirmiş olduklarından; 4. Arabada ayakta duran savaşçıdan, denge olayından... söz etmemiş, tarih derslerinde kendilerine anlatıldığı gibi, salt kurgusal ve sanal bir yiğitlik ve kahramanlık izdemleri (tema) ile kâğıtlarını doldurmuşlardı. Evimde çocuklarıma, öğretmenliğimde öğrencilerime, ne herhangi bir kitabı okumalarını önerdim, ne de baskı yaptım. Okumalarını istediğim kitabı onlardan önce ben okudum. Ders saatlerinden birini, onlara kitap okuyabilmek için, kendime ayırdım. Yapı, kurgu, döküm çalışmaları yapmaya ve soyutlama örnekleri vermeye uygun yapıtlar, yazılar ya da bunlardan bölümler, bölümceler seçerek onlara okudum. Fakat bu okuduklarımı onlarla hiçbir zaman tartışma konusu yapmadım. Ancak onlar bir yerlerden edinip benim yarım bıraktığım metinlerin bütününü okuyabiliyorlardı. Ben ancak yazın sanatları, dilsel anlatı ve dil gözüyle bakış sözkonusu olduğunda anımsatmalarda bulunmakla yetindim. Bir coğrafya öğretmeni arkadaşım bana: "Senin girdiğin haşarı sınıflara ben de giriyorum, sen bu sınıflara gireli çocukların işleri güçleri kitap oldu, derste beni bile dinlemiyorlar" diye yakınınca ona, birisinin bana öğrettiği öğüdü verdim, "haritaya bakmasını öğret; dünyada yarımadaları saydır, incelet, Anadolu'nun da bir yarımada olduğunu unutmadan, öteki yarımadalarla arasındaki ayrımı buldurmaya yönelt" dedim. Öyle yapmış. "Şimdi öğrencilerin kendisine, biz haritaya bakmasını yeni öğrendik öğretmenim diyorlar" diye bana teşekkür etti, sevindiğini söyledi. Bakmak ve görmek, hayvansal varlıklar için, doğasal birer eylemdir. İnsan insana, insan topluma ve doğaya dil gözüyle bakıp görerek eklemlenir. Dil gözüyle bakmak demek: Doğada her şeyin, her şeyle bağlantılı - ilintili olduğunu görebilmek demektir. Ancak bu gerçeği görüp ayrıntılamaya yöneldiğimizde düşünmeye başlarız. Düşünme eylemi: Doğada ilgi ve ilişkileri seçebilme; seçilen bu ilgi ilişkilerden yeni / başka ilgi ve ilişkiler çıkarma, yeni / başka bağlar ve bağlantılar kurma; daha da önemlisi yeni / başka kavramlar üretme işidir. Dilciler, dilbilimciler, Türk dilinin matematiksel / mantıksal bir dil olduğunu söylerler, neden? Çünkü Türkçenin söz varlığını, neredeyse %60 - 70 oranında varlıkların biribirleriyle ilinti ve ilişkilerine dayanır da ondan. Çoğu dillerde soyutlama, dinsel / inançsal kaynaklara bağlı olarak, özdek dışında oluştuğu halde, laik bir toplum dili olan Türkçe'de soyutlama, özdeğin özdekle ilgilendirilip ilişkilendirilmesiyle kurgulanmıştır; Türkçede uslamlama, insandan ve özdekten başla....., sayısaldan geçerek soyuta varır. Ne demiş ulu ozan Fazıl Hüsnü Dağlarca: "Türkçem benim ses bayrağım"! Görebiliyor musunuz matematiksel dili, somuttan soyuta nasıl bir dilsel bakış inceliğiyle uslamlama derinliği yaratıyor!.. |
|
|
|
![]() |
| Etiketler: bakmak, dil, gozuyle |
| Etiketler |
| bakmak, dil, gözüyle |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| Forum | Yasal Uyarı |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.3 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. Protected by coders Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2 Webcrawler by coders CodersForum Her Hakkı Saklıdır |
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
|