2010′da 20 milyon araç geri çağırıldı
2010′a damgasını vuran olaylardan bir diğeri ülkeler arasındaki ”döviz kuru savaşları” tartışması oldu. Gelişmekte olan ülkeler ihracattaki avantajını korumak amacıyla para birimlerinin değerlenmesini önlemek için döviz kuru piyasalarına müdahalede bulundular.
”Döviz kuru savaşları” ifadesini ilk kullanan gelişmekte olan ülkelerden Brezilya’nın Maliye Bakanı Guido Mantega oldu. İhracata dayalı büyüme modelini benimseyen Uzak Doğu’da aralarında Japonya, Güney Kore ve Tayvan’ın bulunduğu ülkelerin merkez bankalarının paralarının değerini düşük tutmak için yaptıkları müdahalelere tepki gösteren Mantega, tepkisini, ”dünyada birçok ülkenin parasının değerinin düşük bırakarak uluslararası rekabette avantaj sağlamaya çalıştığını, yani üstü örtülü uluslararası kur savaşı başladığını bu savaşın da Brezilya’nın rekabet gücünü tehdit ettiğini” söyleyerek dile getirdi.
ABD dolarının geçen yıl değer kaybetmesiyle paralarının değerinin artması yüzünden uluslararası rekabet güçleri azalan bu ülkeler, paralarının değerlenmesini önlemek için döviz piyasalarına müdahalede bulundular. Japonya 15 Eylül’de 6 yıldan sonra ilk kez döviz piyasasına müdahale ederek, 2 trilyondan fazla (24 milyar dolar) yen sattı. Japonya Maliye Bakanı Yoshihiko Noda, ”Kurlardaki hızlı hareketlerin önüne geçmek için döviz piyasasına müdahale ettik” dedi.
IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da ”döviz kuru savaşları” tartışmasına, ”Döviz kurunu silah olarak kullanma politikası ekonomideki toparlanmaya zarar verebilir” sözleriyle katıldı. ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner, ”ABD ve hiçbir ülke rekabet için, gelişmek için parasının değerini düşüremez. Bu uygun, mantıklı bir strateji değil ve bununla iştigal etmeyeceğiz” ifadesini kullandı.
ABD ve diğer ülkeler, para birimi yuanın değerini düşük tutma ısrarından vazgeçmesi için Çin’e baskı yapmayı sürdürdüler. Haziran ayında yuanı dalgalanmaya bırakan Çin yönetimi, ABD Kongresi’nde dile getirilen ”Çin’in parası yuanın değerini suni olarak düşük tuttuğu” iddialarının ”temelsiz” olduğunu ileri sürdü ve Washington yönetimine konuyu ”siyasileştirmemesi” çağrısı yaptı.
ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, geçen yıl eylül ayında ABD’li şirketleri ve çalışanları ”değerinin altındaki” yuana karşı korumayı amaçlayan yasa tasarısını onayladı. Yasa tasarısı ABD’nin Çin’e ve ticari avantaj sağlamak için para birimlerinin değerini düşük tutan ülkelere karşı ticari yaptırımların önünü açıyor. Tasarıya tepki veren Pekin yönetimi, Çin’in hiç bir zaman yuanın kurunu düşük tutmak suretiyle rekabette üstünlük kazanmaya çalışmadığını savundu.
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de kurlarla ilgili gerilimin, büyümeyi desteklemek için dünyanın özel sektöre ihtiyaç duyduğu dönemde yatırımcı güvenine zarar verebileceği uyarısında bulundu.
Brezilya ve Güney Kore, ”sıcak para” olarak da adlandırılan kısa vadeli sermaye giriş ve çıkışlarından korunmak için yeni önlemler aldı. Güney Kore’de yerli bankalara, öz sermayelerinin yüzde 50′sine kadar vadeli döviz işlemi ve opsiyon işlemleri yapabilme sınırı getirildi. Yabancı bankalara da, bu konuda daha fazla serbesti tanınarak, öz sermayelerinin yüzde 250′sine kadar vadeli döviz işlemleri limiti konuldu. Brezilya da ”sıcak parayı” kontrol etmek amacıyla Tobin Vergisi uyguladı.
-G-20 TOPLANTILARI-
Geçen yıl yapılan G-20 toplantılarının ana gündemini küresel ekonomideki toparlanma, ”döviz kuru savaşları” ve Avrupa’daki borç krizi oluşturdu.
Nisan ayında ABD’nin başkenti Washington’da bir araya gelen G-20 ülkelerinin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısında, dünya ekonomisinin, yıllardan beri görülen en kötü resesyondan, beklenenden daha hızlı şekilde toparlandığı, bununla birlikte, bu ilerlemenin hızının bölgeler arasında farklılıklar gösterdiği ve işsizlik oranının hala birçok ekonomide yüksek olduğuna dikkat çekildi.
Güney Kore’nin Gyeongju kentinde kasım ayında düzenlenen G-20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankaları Başkanları toplantısına katılan taraflar para birimlerinin değerlerinin düşürülmesinden kaçınma konusunda anlaştılar.
Toplantının sonuç bildirgesinde, ”Temel ekonomik esasları yansıtan piyasanın belirlediği döviz kuru oranlarını gözeteceğimizi ve rekabetçi devalüasyonlardan kaçınacağımızı taahhüt ediyoruz. Gelişmiş ekonomiler, döviz kurlarında aşırı oynak ve düzensiz hareketlere karşı ihtiyatlı olacak” denildi. Bu adımların bazı gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu sermaye akışlarında aşırı oynaklık riskini azaltacağına işaret edilen bildirgede, küresel ekonomideki toparlanmanın, kırılgan ve düzensiz olmasına rağmen devam ettiğine işaret edildi.
Gyeongju’daki toplantıya para biriminin değerinin yükselmesi konusunda en fazla şikayetçi olan ülkelerden Brezilya’nın Maliye Bakanı Guido Mantega katılmamıştı.
Güney Kore’nin başkenti Seul’de aralık ayında düzenlenen G-20 liderler zirvesinde de liderler, para birimlerinde ”rekabet devalüasyonu”ndan kaçınma konusunda anlaştı. Döviz kuru savaşları ve ticari korumacılık korkularını artıran ”küresel gerilimler ve kırılganlıkların” üstesinden gelme konusunda fikir birliğine varan liderler, piyasa tarafından belirlenmesi gereken döviz kuruna vurgu yaparak, para birimlerinde ”rekabet devalüasyonu”ndan kaçınılması gerektiğini ifade ettiler. Küresel ekonomide risklerin hala sürdüğüne işaret edilen zirve sonunda, ”Bazılarımız güçlü büyüme yaşarken, bazılarımız yüksek seviyede işsizlik ve cansız toparlanma ile karşı karşıya. İnişli çıkışlı büyüme ve artan dengesizlikler, küresel çözümlerin eşgüdümsüz çabalara sapmasına sebep oluyor” ifadesi kullanıldı.
ABD Başkanı Barack Obama, zirve sırasında, küresel düzeyde ekonomik büyümeyi sağlama almak için küresel işbirliği çağrısında bulundu. ABD’nin küresel büyümeyi tek başına başaramayacağını ifade eden Obama, ”Bütün ülkeler kendi üzerine düşeni yaptığında, hepimiz yüksek büyümeden faydalanırız. Ülkeler ekonomik sorunlarından kaçınmak için ihracata güvenmemeliler” dedi. Güçlü ABD’nin uluslararası toparlanmada yerinin çok önemli olduğunu belirten Obama, ABD’nin borç para kullanan müsrif tüketici olarak kalamayacağını ve küresel ekonominin büyümesi için diğer ülkelerin ağırlığını koyması gerektiğini kaydetti.
-PETROL FİYATLARI YÜKSELDİ-
2010′da küresel ekonomideki toparlanmaya bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ekonomilerdeki artan talebin yanı sıra ABD dolarının değer yitirmesi petrol fiyatlarının yeniden yükselmesine yol açtı.
Uluslararası piyasalarda 2009′da 79,36 dolardan kapatan ABD ham petrolünün varil fiyatı, 2010′un ilk işlem günü olan 4 Ocak’ta 1,55 dolar artarak 80,91 dolara çıktı. ABD ham petrolünün varil fiyatı geçen yıl en yüksek değerine yılın son işlem günü olan 31 Aralık’ta 92,06 dolarla ulaştı. Bu aynı zamanda ABD ham petrolünün varil fiyatının 7 Ekim 2008′den bu yana en yüksek seviyesi oldu. Yine 4 Ocak’ta 79,50 dolardan işlem gören Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 31 Aralık’ta 94,75 dolarla 2007′den bu yana en yüksek değerine çıktı.
ABD ham petrolünün varil fiyatı şubat ayı teslimi 2010 yılını 91,38, Londra Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 94,75 dolardan kapattı. ABD ham petrolünün varil fiyatı geçen yıl yüzde 15, Londra Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da yüzde 22 arttı.
ABD ham petrolünün varil fiyatı Temmuz 2008′de 147,27 dolar, Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 147,50 dolarla tüm zamanların en yüksek değerini almıştı. Temmuz 2008′de tarihi seviyelere çıkan ABD ham petrolünün varil fiyatı küresel ekonomik krizin etkili olmaya başlamasıyla birlikte 2008 yılını 44,60 dolardan kapatmıştı.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) enerji kolu Uluslararası Enerji Ajansının (IEA), 2010 Dünya Enerji Görünümü raporuna göre, Çin ve diğer gelişmekte olan ekonomilerin yüksek talebi nedeniyle küresel petrol üretimi 2035 yılında zirveye yaklaşacak. Küresel petrol üretiminin gelecek 10 yılda yatay seyir izleyeceğine işaret edilen raporda, ”Toplam üretim 2035 yılından önce zirve yapmayacak, ancak zirveye yaklaşacak. Petrol fiyatı 2015′te 100 doları ve 2035′te ise 200 doları geçecek” denildi.
Enerji talebinin 2035 yılına kadar yüzde 36 artmasının beklenmesi yüzünden hükümetlerin petrol fiyatlarındaki artıştan kaçınmaları için verimliliği daha fazla artırmaya ve yeşil teknolojileri desteklemeye ihtiyacı olduğu vurgulanan raporda, fosil yakıtların enerji tüketiminde egemenliğini sürdürerek, dünya enerji ihtiyacının yüzde 80′ini karşılayacağı ifade edildi.
Elektrik üretimi için 2010-2035 döneminde 5,7 trilyon dolar yatırıma ihtiyaç olduğu, bioyakıtlar için ise 335 milyar dolara ihtiyaç duyulacağına dikkati çeken IEA, 2008 yılında 3,1 trilyon metreküp olan doğalgaz tüketiminin de 2035 yılında yüzde 44 artarak 4,5 trilyon metreküpe çıkacağını tahmin ediyor.
Uluslararası piyasalarda iki yılın en yüksek seviyesinde seyreden petrol fiyatları, bir kez daha petrol ithalatçısı ülkelerin ekonomik büyümelerine zarar verebileceği ve enflasyonist baskılarla karşı karşıya kalınabileceği kaygılarını gündeme getiriyor. Bu kaygılara rağmen Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütüne (OPEC) üye Arap ülkeleri, piyasaya daha fazla ham petrol vermeye ihtiyaç olmadığını düşünüyorlar. OPEC’in en etkili üyesi Suudi Arabistan’ın Petrol Bakanı Ali El Naimi, ”petrolün varil fiyatının 70-80 dolar seviyesinde olmasından memnun olduğunu ve planladığı gibi gelecek yıl haziran ayından önce bir OPEC toplantısına ihtiyaç olmadığını” söylüyor.
Yılın önemli gelişmelerinden biri de İngiliz petrol şirketi BP’nin Meksika Körfezi’nde petrol arama lisansına sahip olduğu sahadaki ”Deepwater Horizon” adlı platformda 20 Nisan’da meydana gelen patlamada 11 kişi hayatını kaybetmesiydi. Patlamadan sonra ABD’nin Meksika Körfezi kıyılarındaki petrol sızıntısının şirkete maliyeti 11,5 milyar doları buldu. Meksika körfezindeki sızıntıyla ilgili olarak 32,2 milyar dolar karşılık ayıran BP, 18 ayda 30 milyar doların üzerinde varlık satmayı planlıyor.
-20 MİLYON ARAÇ GERİ ÇAĞRILDI-
Dünyanın en büyük otomotiv şirketi Toyota, en fazla araç çağıran şirketlerin başını çekti. Toyota, gaz pedalı, fren ve motor arızaları yüzünden geçen yıl 7,1 milyon aracı geri çağırırken, bu sayı 2009 yılı dahil edildiğinde 10 milyonu geçti. Toyota, en sonuncusu ekim ayında olmak üzere geçen yıl 14 kez araç geri çağırma uygulamasında bulundu.
Japon otomotiv şirketi Toyota, geri çağırdığı araçlarındaki arızalı gaz pedalları sorununu 4 ay geç bilgilendirdiği için ABD hükümetine biri 16,4 milyon dolar, diğeri 32,4 milyon dolar olmak üzere toplam 48,8 milyon dolar para cezası ödemeyi kabul etti. Toyota ayrıca, 2009 yılında ABD’nin California eyaletindeki San Diego kenti yakınında Lexus ES 350 model araçta 4 kişinin öldüğü kazayla ilgili olarak 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Toyota Başkanı Ikio Toyoda, 4 kişinin öldüğü kazada ailenin yakınlarına baş sağlığı diledi ve milyonlarca aracı geri çağırdıkları için şubat ayında da ABD Kongresi’nde özür diledi.
Toyota’nın çağırdığı modeller arasında Land Cruiser Prado, RAV4, Corolla, Matrix, Avalon, Camry, Highlander, Tundra, Sequoia, Lexus ile Crown bulunuyordu. Toyota’ya bağlı otomotiv şirketi Daihatsu da, hatalı kapı aynaları yüzünden Japonya’da 880 binden fazla aracını geri çağırdı.
Japon otomotiv üreticileri Honda ve Nissan 2 milyondan fazla otomobil ve kamyoneti geri çağırdı. Japon otomotiv şirketlerinden Isuzu Motors, gaz kaçırdığı ve yangın tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle 4 bin 286 kamyonunu, Mazda da, yaklaşık 90 bin aracını yağ kaçırdığı gerekçesiyle geri çağırdı.
ABD’nin en büyük otomotiv üreticisi General Motors’un (GM) çağırdığı araç sayısı 4 milyonu buldu. GM’nin çağırdığı araçlar arasında ”Chevrolet Express”, ”GMC Savana”, ”Hummer H3”, Cadillac SRX’i ve Chevrolet Impala vardı. GM, iflastan çıkışından 2 yıldan kısa bir süre sonra dünyanın en büyük halka arzını gerçekleştirdi. Şirketin halka arz ettiği hisselerin değeri 23 milyar doları buldu.
ABD’li otomotiv üreticisi Chrysler 1,5 milyon aracı, Ford 500 bin aracı, Alman otomotiv üreticisi Volkswagen ise 228 binden fazla aracını, lüks otomobil üreticisi Mercedes-Benz, 2010 ve 2011 model 85 binden fazla aracı direksiyon sistemindeki sorun nedeniyle geri çağırma kararı aldı.
İsveçli otomobil üreticisi Volvo da, dünya genelinde 29 bin 299 aracını vitesinde teknik problem olduğu gerekçesiyle geri çağırdı.
Çinli otomotiv üreticisi Geely, ABD’li otomotiv üreticisi Ford’dan Volvo Cars’ı 1,8 milyar dolara satın aldı.
-NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ-
Nobel Ekonomi Ödülü’nü ABD’li Peter A. Diamond, Dale Mortensen ile İngiliz ve Güney Kıbrıs vatandaşı Christopher Pissarides aldı.
İsveç Bilimler Akademisi, Diamond, Mortensen ve Pissarides’i ”araştırma uyuşmazlığıyla piyasa analizleri yönteminden” ötürü ödüle layık gördü. İsveç Merkez Bankası (Riksbank), Nobel Ödülü’nün kurucusu Alfred Nobel adına 1968 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nün verilmesini kararlaştırdı.
Akademinin açıklamasında, ”Ödülü kazananların teorisinin işsizlik, iş açığı ve ücretlerin ekonomi politikası ve düzenleme tarafından etkilenme yollarının anlaşılmasına yardımcı olduğu” ifade edildi. Ödülü kazananlardan Pissarides, ”Ödülü kazanmam tamamen sürpriz” dedi.
Nobel Ekonomi Ödülü’nü ilk olarak 1969 yılında Norveçli ekonomist Ragnar Frisch ve Hollandalı Jan Tinbergen aldı. Geçen yıl ise Nobel Ekonomi Ödülü, ABD’li Elinor Ostrom ve Oliver Williamson aldı.
ABD vatandaşı Diamond, 1940 yılında New York’ta dünyaya geldi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ekonomi profesörü olan Diamond, sosyal güvenlik, emeklilik ve vergilendirme alanlarındaki çalışmalarıyla biliniyor. ABD vatandaşı Mortensen ise 1939 Entirprise doğumlu. Mortensen, Northwestern Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olarak görev yapıyor. İngiliz ve Güney Kıbrıs vatandaşı Pissarides ise 1948 yılında Lefkoşe’de dünyaya geldi. Pissarides, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’nda ekonomi profesörü olarak çalışıyor.
2009′da Nobel Ekonomi Ödülü’nü ABD’li Elinor Ostrom ve Oliver Williamson paylaştı.
AA














